Kimiz biz?
Türkiye'de, hakkımızda genel bir yanlış anlaşılma var. Özellikle de okuduğunuz lisede dil bölümü varsa şu cümleyi çok duymuşsunuzdur: Dilciler yata yata okuyor. Şimdi size bir dilcinin dilci olma sürecini anlatacağım. Yazının sonunda bu cümlenin doğru olup olmadığına kendiniz karar verin.
Öncelikle lisede dil bölümünde okuyorsanız genel eğitiminiz şu şekilde gidiyor: Zaten dilcisiniz ve diğer derslere çok ihtiyacınız yokmuş gibi davranıldığı için hocaların çokta umurunda olmazsınız. Yabancı dil hocanız da Türkiye'deki yabancı dil eğitiminin bir başka kurbanı olarak size, Kraliçe Elizabeth'in bilmediği zaman çekimlerini öğretir, çünkü sınavda o zaman çekimleri sorulacaktır. Arada bir video, ses kaydı, şarkı tarzı medya ürünleri sunar. Bu sırada dinleme etkinliği yaptığınız düşünülür. Bir süre böyle gider. Bu sırada kendinizi ne kadar geliştirirseniz o kadar öğrenirsiniz yabancı dili. Liseyi bitirmeye çalışırken bir de dilcilere karşı söylenenlere diş sıkmak zorunda kalırsınız. Tercüman, turist rehberi veya dilbilimci olmak istiyorum dersiniz, "Ha, İngilizce Öğretmeni yani." derler. Bir de başka işiniz gücünüz yokmuş gibi bu alanların farkını anlatmanız beklenir ama zaten dünya görüşünüz normal insanlardan daha değişik olduğu için "Boşuna zaman harcamayayım." diye düşünürsünüz.
Lisenin son yılı gelir. Her lise öğrencisi gibi eski adıyla YGS sınavına hazırlanırsınız. Her lise öğrencisinden her alanda başarılı olması beklenir. Dil bölümü okumuşsunuzdur ve 3 yıldır matematik, kimya veya fizik gibi dersleriniz olmamıştır. Ama bu bizim eğitim sistemimizin pek umurunda olmaz. İlla ki o sınava girecek ve başarılı bir not almanız gerekecektir. 3 yıl aradan sonra tekrar yukarıda bahsettiğim dersleri almaya başlarsınız. Buna ek olarak dil eğitimine de devam etmek zorunda kalırsınız. Sabah 5'de uyanıp okula gidip 12'de okuldan çıkıp bir saat içerisinde yemek yeyip dershaneye gidersiniz. Hatta bazen yemeğinizi dershanedeki teneffüslerde yeme fırsatınız anca olur. İlk önce yabancı dil derslerinize girersiniz. Sonrasında alan dışı dediğimiz matematik, fizik ve kimya gibi derslere girersiniz. Sonra belki bir daha yabancı dil dersleriniz olur. Saat gece 11 olmuştur ve dersleriniz daha yeni bitmiştir. 1 saat de eve gitmeniz sürse saat gece 12'de evde olursunuz. Duş almanız gerekiyor olabilir, yemek yememiş olabilirsiniz, belki ödeviniz vardır veya kendinizi geliştirmek için bir bölüm bile olsa yabancı bir dizi izlemek istersiniz. Ya da bunlardan da önemlisi düz bir yere yatıp boş boş duvarları izleyip hayatınızın gidişatını sorgulamak isteyebilirsiniz. Ama bunların hiç biri eğitim sistemimizin umurunda değil.
Yorgun hissederseniz, uykusuz kalırsınız, rekabet sizi mahveder ama bunlar kimsenin umurunda değil. Deneme sınavlarına girer YGS'de kaçıncı sırada olacağınızı tahmin etmeye çalışırsınız. Ne kadar çalışırsanız çalışın, birilerin keyfi olarak bu sınava girip sıralamanızı düşürebileceği gerçeği aklınızdan hiç çıkmaz. "İngilizcem nasıl, bir bakayım yea." diyen bazı düşüncesiz yaratıklar yüzünden uykularınız kaçar. Dil okurken zaten etrafınızda "İş bulamazsın, parasız kalırsın, herkes dil biliyor, sana mı kaldı bu bölümü okumak?" şeklinde saçma yorumlar yapan, dil bildiğini savunan ama dil seviyesi Google Translate'in 2005 versiyonunu geçmeyecek bir takım gelişim düşmanı olacaktır. İçinizden "Allah akıl fikir versin." dersiniz.
Sınava girersiniz, ayılanlar bayılanlar, keyfi sınava girenler, sınavda soru çözmeyip uyuyanlar olur. Zaten ülkedeki bütün sınavlar sabah 10'da yapılırken dilcilerin sınavı öğleden sonra 14.00 gibi yapılır. Azınlık olduğumuz için sanırım. Girdiğiniz sınava baksanız ülkecek ikinci resmi dilimiz İngilizce zannedersiniz. Bir tane daha saçmalık var, unutmadan belirtelim. Arapça, Fransızca, Korece, Çince, İspanyolca ve bilumum diğer dillerin lisans eğitimini almak için de bu sınava girersiniz. İngilizcede çözdüğünüz soruların sonucunda DİL-1, DİL-2 ve DİL-3 diye puanlar alırsınız. Sonuçlarımızı hesaplayan o müthiş makineye vahiy iner ve Fransızca veya Arapça okuyup okuyamayacağınızı belirten o mucizevi puanı verir. Hiç bir ülkede bunun eşi benzeri yoktur.
Üniversiteye geçersiniz. Hasbelkader sizin gibi düşündüğünü düşündüğünüz insanlarla eğitim almaya başlarsınız. Üniversitenin ilk gününde hoca gelir ve der ki "İngilizcede kaç tane zaman çekimi vardır?" Sınıftan bir sürü cevap yükselir. Bazıları temel zamanları verir. Bazıları Perfect Tenseler'i de ekler. Bazıları daha da ileri gider "Future in the past"ı da dahil eder bu listeye. Bütün bu cevapların sonunda hocanız, eğitim hayatınıza ve çözdüğünüz bütün sorulara kör bir bıçak gibi inen o cümleyi söyler: "Hayır, iki tane zaman vardır." İşte o anda gözleriniz kararır, elleriniz titrer, tansiyonunuz düşer, bilekleriniz kolonya ile ovulsun, sırtınız "Geçti, geçti." diye sıvansın istersiniz. Bütün sınıf, el kadar bir fanusun içindeki Japon balıkları gibi hocaya bakarsınız. Kitlenip kalmışsınızdır ama o dersine devam eder. İşte o gün dilci olma yolculuğunun daha başında olduğunuzu fark edersiniz.
Sırtınızı yaslayın ve kulaklığınızı takın. Size sabrın ne olduğunu öğretecek bir yolculuğa çıkıyorsunuz.

Yorumlar
Yorum Gönder