Bir Çevirmenin İlk Adımları


                                                  


Her hafta okulu bırakmayı düşündüren, aslında çok güzel geçen ama zaman zaman yorgunluktan ne yapacağınızı bilemediğiniz, hiç çeviri yapmamaktan aşırı çeviri yapmaya doğru giden 4 yıllık tercümanlık eğitimine hoş geldiniz. Bu yazıda üniversitedeki ilk yılımız nasıl geçti ve hayatımızda neler değişti, bu konular hakkında bir günlük bölümü bulacaksınız. Burada yazdıklarımın kendi tecrübelerime dayandığını belirterek gelecekte tercüman olmak isteyenlere her şehirde ve her üniversite aynı şeylerin yaşanmayacağını hatırlatırım. 


NOT: Bu bölümde yer alan hikayeler kurgudur demeyi çok isterdim ama bizzat yaşanmış bir hayat.


Aklımda şehir dışında okuma planı yokken bir anda kendimi Kırıkkale'de buldum. Bilmeyenleriniz için söylüyorum - ki muhakkak vardır - Kırıkkale, İç Anadolu'da yer alan, Ankara'nın yanında bulunan ve öğrenci olmazsa hayatın durduğu bir silah şehri. Bir yanda Roketsan, bir yanda Aselsan, diğer tarafta Tüpraş ve şehrin dört bir yanında rafineri bulunmakta. Bunların tam ortasında kampüs ve öğrenci mahallesi olan Yenişehir yer alıyor. İlk kez ziyaret ettiğinizde sadece Yenişehir'i gezerseniz çokta kötü gelmiyor. Ama oryantasyon gününde ana bilim dalı başkanımızın da söylediği gibi ("Buraya geldiğiniz için çok şanslısınız. Yapacak bir şey olmadığı için bol bol ders çalışacaksınız." ) ders çalışmaktan başka pek yapacak bir şey yok. Zaten genelde zamanımız da olmadı. Büyük bir kampüsü var ve hatta kampüs içerisinde yer alan yurtta kalarak 4 yıl boyunca sadece o kampüs içerisinde yaşayabiliyorsunuz.


Bölümdeki ilk yılımızda, ailemizden ve sevdiklerimizden uzakta, daha önce hiç görmediğimiz 80 kişiyle aynı sınıfta hocayı bekliyorduk. Hocamız geldi ve burada alacağımız eğitimde neler öğreneceğimizden, vaktimizin nasıl geçeceğinden bahsetti. Gelecek planlarımızı sordu. Aslında bizimle çok güzel ilgilendiklerini düşünüyorum. Özellikle de okuduğumuz üniversitenin diğer üniversitelerle sürekli karşılaştırılması göz önüne alındığında hocalarımız bize bunun bir öneminin olmadığını ve tek önemli olan şeyin kendimizi geliştirmek olduğunu, ilk günümüzden beri hatırlatmaya çalıştılar. Her zaman bu yönde desteklediler. Hocalarımızdan biri her dersinde okula alışıp alışmadığımızı, ihtiyacımız olan bir şey olup olmadığını ve yapabileceği bir şey olursa kendisine bildirmemizi söylerdi. Belki de böyle böyle alıştık o şehre. 


12 yıllık eğitim hayatımızdan sonra ve neredeyse 10 yıla yakın aldığımız dil eğitiminden sonra "Nasıl ya?" diye tepki verdiğimiz derslere giriyorduk. Aklınıza gelen bilindik dil dersleri değildi bunlar. En başta "İnsanlık Tarihi" adlı bir dersimiz vardı. İlk insandan günümüze, insanların ne yaptığı, nasıl yaşadığı, neye inandığı, neleri evcilleştirdiği, neleri keşfettiği ve buna benzer insanı içeren her şeyi anlattılar. Çünkü bizim işimiz her şeyden önce insanla iletişim kurmaktı. Dersimizi anlatan hocamızı zaten çok severiz. Belki de sırf bu yüzden bu ders başlangıç için çok güzeldi. Böylece bölüme ısınmaya başlamıştık.


Diğer derslerimizden birinde de bilgisayar kullanmayı en baştan öğrettiler. Bilirsiniz, Türkiye'de kime sorsanız yabancı dili ikinci seviyedir ve Office programlarını çok güzel kullanır. Büyük bir yalan. Biz başladığımızda da öyleydi. Her şeyi en baştan öğrettiler. Ayrıca ikinci bir dil seçmemizi de istediler. Bu uygulama ne kadar güzel olsa da biraz negatif yorumu da hak ediyor. Çünkü seçenekler arasında Almanca ve Fransızca vardı. Sanki Türkiye'deki eğitim sistemindeki seçmeli derslerin yakından gösterimi gibi. Keşke İspanyolca, İtalyanca veya Korece, Çince gibi diller de olsaydı. Seçeneğimiz gerçekten olsaydı çok isterdim. 


İşte bu mecburiyet aslında bizim sevmediğimiz şey. Üniversitede ilk 3 yıl istemediğimiz her şeyi çevirdik. Çünkü mecburduk. En son yıl ise kendi seçtiğimiz şeyleri çevirmemizi istediler. Bunun altında yatan şeyi sonradan anladık: İş hayatında her zaman istediğimiz şeyleri çevirmeyeceğiz. Bu mesleği yaptığımız için ve bu mesleği düzgün bir şekilde yapmaya yemin ettiğimiz için istemediğimiz şeyleri de çevireceğiz. Ama seçme şansımız da olacak. Bu metni çevirmek istiyorum veya istemiyorum diyebileceğiz. Biz bunu meslekte değil okulda öğrendik. 


Örneğin hepimizin mezun olurken uzmanı olduğu alanlar birbirinden farklıyken eğitimimizde neredeyse her alanı gördük. Benim alanım hukuk olmasına rağmen tıp, bilim-teknik, ve edebiyat gibi özel alan derslerini de aldım. Keza hukukla hiç ilgilenmeyen, uzmanlık alanları farklı olan arkadaşlarım da temel hukuk dersini aldı. Son yıl ise bu alanda uzmanlaştığımız yıldı. Bizim yılımızda 5 tane farklı ihtisas alanı varken, hayatımızın her anında bizi kıyasladıkları farklı üniversitelerin öğrencilerine ise 2 veya 3 ihtisas alanı sunuluyordu. 


Bu kadar da değil. Yerelleştirme adlı dersimiz pandemi dönemine denk gelmesine rağmen en güzel geçen derslerden biriydi. İlk önce internet sitesi sonrasında ise oyun çevirisi yapmıştık. Hatta o dönemde yakın bir arkadaşımın doğum günü vardı ve Bannerlord adlı bir oyunun ikincisinin çıkmasını 13 yıldır bekliyordu ve bu oyunun ikincisi de tam o sıralarda çıktı. O günlerde final ödevi için dil dosyalarını alabileceğimiz bir oyun bulmaya çalışıyorduk. Bütün sınıf seçilen oyunun dil dosyasını çevirecektik. Neyse, biz hediye olarak bu oyunu arkadaşımıza yolladık ve akıllara bu oyunu çevirmek geldi. Nasıl olsa oyun satın alınmıştı ve dil dosyalarına erişebilirdik. Çevirisini yaptığım sırada aklımdan çıkmayan tek şey şuydu:"Bir oyun hediye edelim dedik konu nerelere geldi." Bunlara rağmen en çok eğlendiğimiz derslerden biriydi. 


Çoğu tercümanlık bölümünde yer almayan altyazı dersimiz vardı. Her ne kadar mükemmel işlenmiş bir ders olduğunu öne süremesek de, bu alanda bilgi edinmiş olmamız çok önemliydi. Zaten bu alanı merak eden birinin dersi almasına gerek kalmazdı. Çabalarsanız bu alanda uzmanlaşabilirsiniz. Kağıt üzerinden altyazı çevirisi yapmaktan final ödevini srt dosyası halinde teslim etmeye kadar kendimizi geliştirmeye çalıştık. Sırf bu uğraşlarımın sonucunda altyazı alanında kendimi yetkin hissetmeye başladım. Her günüm altyazı yaparak geçiyor. 


Bu kadar farklı alanları görmemizin sonucunda çok farklı alanlarda çalışan tercümanlar olarak mezun olduk. Nasıl hukuk ihtisas alanında uzmanlaşmış biri altyazı çevirisi de yapıyorsa, edebiyat alanında uzmanlaşmış biri de oyun tasarımı yapabilir veya nasıl tıp özel alanında uzmanlaşmış biri hukuk çevirmenliği yapıyorsa, bilim-teknik alanında uzmanlaşmış biri bilgisayar oyunu çevirisi yapabilir. 

                                                    

Bahsetmediğim bütün derslerden diğer yazıların içerisinde bahsedeceğim. Amacımı küçük adımlarla da olsa başarmaya başladığımı görüyorum. 


Bu yolculukta cam kenarında oturmuş ve kulaklığımı takmış bir şekilde dışarıyı izlerken yanıma oturup benimle sohbet etmeye başladığınız için teşekkür ederim :)

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Fahrenheit 451" Çeviri Eleştirisi Çözümlemesi - 2.Kısım

Bir Dil Öldüğünde...

Çevirmen olmak...